OSMANLI GÜMÜŞ KUTSAL KÂSE / TAS

17./18. Yüzyıl. Osmanlı, Balkanlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindeki Balkanlar’da yekpare gümüşten halka tabanlı, yüksek kaideli, yuvarlak çukur formlu, yüksek kenarlı ve omphalos’u yüksek bombeli olarak tasarlanmış eser, kumlama zemin üzerine kabartma/repousse, kazıma/grave, kalemişi ve dövme tekniği ile tezyin edilmiş ve tabanı sanatçısı tarafından noktalama şeklinde işaretlenmiştir.

Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda gümüşün ana kaynağı idi. Sırbistan’ın en zengin madeni olan Novo Brdo 1455 yılında Türklere geçti ve 1463’te Sultan II.Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) Bosna’yı ve en büyük madeni Srebenica’yı ele geçirdi. Bu dönem Osmanlı ve Balkan tarzlarının karışmaya başladığı noktayı işaret etmektedir. Osmanlı egemenliği sırasında kurulmaya başlanan ve çeşitli teknikler üzerinde başarılı bir şekilde çalışan maden atölyelerinin bulunduğu yerleşim merkezlerinin başında Ustovo, Petkova, Üsküp, Priştine, İstip ve Saraybosna gelmekte idi. Kökeni Balkanlar olan hayvan figürleri ile süslü gümüş kâseler ve benzer eserler 16.yüzyılda İstanbul’a gelmiştir. Bu eserlerden bazıları önemli üretim merkezleri olan Ragusa, Sırbistan ve Bosna’dan muhtemelen Osmanlı Sarayı’na haraç olarak verilmiş veya bu bölgelerde doğmuş vezirlerin isteği üzerine İstanbul’a getirtilmiş olabilir. Yaklaşık 1550’lilere kadar tarihlenen bu tip eserlerin en önemli özelliği daha sonraki dönemlerde İstanbul’da saray için çalışan atölyelerde üretilecek eserlere model olmaları ve İznik Seramikleri’ne ilham vermiş olmalarıdır.

Bu tip eserlerin formu ve bezemesi, kökenini 14. ve 15. yüzyıla kadar geriye götürebileceğimiz Balkanlar’daki eski bir geleneği takip etmektedir. Bu eser dini amaçlı kullanılmış ya da ruhban sınıfının üyelerinin şahsi kullanımı için tasarlanmış olabilir, ya da eserde görülen çift başlı kartal sebebi ile Ortodoks bir Piskopos için de üretilmiş olabileceği düşünülebilir.

İlahiyatçı Yuhanna Manastırı’nın arşivlerinden gelen 19. Yüzyıla ait envanterler de taslar (tasia), kâseler (koupes) ve küçük kâseler (potetso mikron)bulunduğu bilinmektedir.  Bu tip kâselerin seküler kullanımı sadece kilise ve görevlileri ile sınırlı değildir.  14. ve 15. yüzyılda hayvan motifleriyle bezeli kâseler Balkanlar’da ve Batı Avrupa’da seküler ortamlarda şarap içmek için, bazen de şerbet içmek için de kullanılmıştır.

Dini ve mitolojik anlamlarla yüklü seküler temalar, hayvan sembolizmi ve Yunan Mitolojisi ile bezenmiş olağanüstü işçiliğe sahip eserin omphalos’unun ortasında kafası 360⁰ dönen ve hareket eden geyik figürü, yan yüzeyi süsleyen kartuşların merkezinde Bizans İmparatorluğu’nun simgesi çift başlı kartal ile tanrılar tanrısı Zeus ile Alkmene'nin oğlu Herakles’e (Herkül) Miken Kralı Eurystheus tarafından verilen “12 Görev Efsanesi”nden sahneler tanrı Zeus’un simgesi kartal, gerçek ve fantastik hayvan figürleri ve diğer unsurlar ile zenginleştirilerek betimlenmiştir.

Hayvan sembolizmi ilk olarak yaklaşık 12.000 yıl önce Göbeklitepe’de karşımıza çıkmaktadır. Hayvanların mitolojiye esin kaynağı oluşu ve mitolojinin de sanata esin kaynağı oluşu kaçınılmaz bir gerçektir. Rönesans döneminde ise Yunan ve Roma mitolojisine duyulan ilgi eski metinlerin tercüme edilmesi ile o dönemin sanat eserlerinin üstünlüğüne sebep olmuştur. Sanatçılar eski Roma ve Yunan sanatçılarını örnek aldıkları gibi mitolojik metinlerde okuduklarını tıpkı antik dönemde yapıldığı gibi sanata dökmüşlerdir. Rönesans döneminde hem ikonik hem de mitolojik olarak hayvan figürleri kullanılmıştır. Bu eseri tasarlayan sanatçı da bu akımı gümüş kâseye yansıtmıştır. Her kültürde hayvan, sanat ve mitoloji birbirlerine bağlı olarak ilerlemiştir. Mitoloji, hayvanlar ve sanat eserleri arasında ayrılmaz bir bağ vardır.

Yunan Mitolojisi, Antik Yunan’da evrenin yaratım süreci, tanrı, tanrıça ve kahramanların yaşayışlarını konu edinen hikâye ve öğretileri içerir. Günümüzde ulaştığımız kaynaklar bu masal ve efsanelerin o dönemde mythos yazarı diye tanımlanan derleyiciler tarafından oluşturulan yazılı halleridir. Yunan mitolojisindeki en önemli kahramanlardan olan Herakles, (Roma Mitolojisi'nde Herkül)  tanrıların kralı Zeus ile Miken kralının kızı Alkmene'nin oğludur. Fizik ve moral gücün simgesi olan Herakles Yunanda hem tanrı hem de kahraman olarak saygı ve tapınım görmüştür, çocukları Yunan yarımadasındaki halkların atası sayılmıştır. Efsaneye göre tüm suç ve günahlarından arınması adına, Miken Kralı Eurystheus’un hizmetine girmesi ve kralın her istediğini yapması zorunlu kılınmıştır. Miken Kralının Herakles’e yaptırdığı 12 işe, mitolojik kaynaklarda “Herakles’in 12 görevi” ismi verilmiştir. Perge kazılarında bulunan ve Antalya Müzesi’nde sergilenen Herakles Lahiti’nde gümüş tas ile benzer ikonografi mevcuttur.

Eurystheus’un Herakles’ten yapmasını istediği on iki işi betimleyen “Herakles Efsanesi”nden alıntılarla süslenmiş eserin omphalos’unun ortasında ana tema olarak karşımıza çıkan geyiğin uzun boynuzlara sahip kafası bağımsız 360⁰ dönen ve hareket eden şekilde vücuda monte edilmiş ve etrafı onu tehdit eden aslan, balık, geyik, yılan, dragon gibi gerçek ve fantastik 6 adet hayvan figürü ile zenginleştirilerek bir kompozisyon oluşturulmuştur. Ağız kısmı bir suyolu ile çevrelenmiş eserin iç yüzeyini kaplayan zeminde ikonografik sahnelerden oluşan ve tepesi çiçeklerle süslü sütunlarla birbirinden ayrılmış ve kavisli kemerlerle kapanmış 9 tane kartuş bulunmakta ve dip bölümleri ile bombenin neticelendiği yerin etrafı sütunlara yüzünü dönen tekrarlı yılan motifi ile dekorlanmıştır.

Eserin merkezinde ana tema olarak dikkat çeken geyiğin önemi antik çağlarda Türk kozmolojisinde Ağaç Ana ile birlikte yaratıcı tanrıça ve soyun ata-anası olarak görülmesi gibi çok önemli değerler yüklenen bir hayvan olmasındandır. Antik çağlardan itibaren, Türk kültürünün şekillendiği toplumlarda kutsal hayat ağacı ile birlikte, yaratıcı tanrıça olarak kabul edilmiştir. Tıpkı hayat ağacı gibi hayatın ve ölümün kaynağı olarak görülmüş, boynuzu ise hayat ağacını sembolize etmiştir. Geyik inancının dini hikâyelerde yer alması geyiğin kutsal bir varlık olarak tüm toplumlar için ortak bir değer haline gelmesini sağlamıştır. Sonuç olarak geyik sembolü dünyanın çoğu yerinde, inanç sisteminin en gelişmiş ifadesi ve kutsal bir kültür unsuru olarak kabul edilmiştir.

Eserdeki fantastik hayvan figürleri Balkanlar’ın teratolojik stilinin karakteristik bir özelliğidir ve 16.Yüzyıl İznik Seramik motiflerine de öncü olmuştur. Bu eserde sanatçı tarafından kullanılan ikonografi, 360⁰ oynar kafalı geyik figürü ve diğer motifler hem süsleme hem de alegorik amaçlıdır. Tasa hakim Bizans süsleme sanatında, iyi ve kötü arasında süregelen sonsuz savaş bu tastaki gibi yakaladığı yılanı parçalamakla meşgul bir kuşla ya da benzer kompozisyonlar ile sembolize edilmiştir. Bu eserdeki gibi omphalos’unda geyik figürü bulunan benzer bir tas İstanbul Sadberk Hanım Müzesi’nde envanter 15698-M.1252. sıra no ile sergilenmekte ve SHM Parıldayan Hatıralar Kitabı’nda sayfa 64’te 33 no’lu eser olarak yer almaktadır.

Bizans İmparatorluğu ismini, İmparator Konstantin’in dördüncü yüzyılda sarayını Roma’dan Bizans’a taşımasıyla Konstantinopolis ismi verilen Bizans şehrinden alır. 4. yüzyıl ile 15. yüzyıl arasında varlığını sürdüren  Bizans sanatı; Roma’dan miras kalan gelenekler, Helenistik Dönem’in bilgileri, Hristiyan inancı, aynı çağda yakın ilişkide bulunulan ülkelerden alınan sanat etkilerinin birlikte yoğrulmasıyla orijinal bir üslup oluşturmuştur. Bizans sanatından etkilenen Yakın Doğu, Kafkasya, Balkan, Hazar denizi ve Rusya gibi komşu bölgelerde de etkisini göstermiştir. Güney Slavları ve kuzey Slavları arasında halen Bizans sanatı varlığını sürdürmektedir.İstanbul'un Fethi'nden sonra da devam eden Bizans sanatı etkisi  daha çok dini sanat olarak da ele alınabilir. Çoğu Bizans sanatının konusu, dinidir. İncil’deki öyküler ve idealize edilmiş temsiller veya ikonalar veya kutsal figürler hâkimdir. Bizans İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Bizans sanatı Ortodoks kültüründe yaşamaya devam etmiştir. Balkanlarda yerleşen ve Hristiyan inancını kabul eden Slav halkları Bizans sanatının tamamen takipçisi olmuşlardır.

Dünya müzeleri ve önemli özel koleksiyonları incelediğimizde bu tip erken devir Osmanlı Gümüş Sanatı’na ait esere nadir olarak rastlamamızın başlıca sebebi Osmanlı İmparatorluğu döneminin ekonomik buhranlarıyla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca zamanında patrikhanenin taşınması, zamanın getirmiş olduğu tahripler ve 18.Yüzyılda üst üste çıkan yangınlarda bu tip eserlerin nadirliğine sebeptir. Bu ekol eserlerden günümüzde birçok örnek Türkiye dışındaki manastır hazinelerinde muhafaza edilmektedir. Hiç şüphesiz, ülkemizde 1990’ların başında bu ekole ait gümüş eserlerin öneminin farkına varıp toplamaya başlayan ve günümüzde İstanbul Sadberk Hanım Müzesi “Osmanlı Dönemi Kilise Gümüşleri Koleksiyonu”nu oluşturan ve “SHM-Parıldayan Hatıralar” kitabına da vesile olan Sevgi Gönül Hanımefendi’yi rahmetle anmak gerekir. 

Erken dönem gümüş eserlerin nadirlik sebeplerinin başında Sultan III.Murad’ın askeri masrafları karşılamak amacı ile sikke kestirmek için saray hazinesindeki altın ve gümüşleri erittirmesi, Sultan  III.Selim döneminde devlet ricali ve saraya ait altın ve gümüş eşyalardan bir kısmının para basılmak üzere saray darphanesine vakfedilmesi ve halkın elindeki gümüşlerin bedeli ödenerek satın alınması gelir. Bu örnekler bize gümüş kıtlığını ve her kesimden rızaya aldırmadan gümüş toplanarak basılan paralarla buhranların geciktirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bundan dolayı 16. ve 17.Yüzyıla ait az sayıda gümüş eser günümüze ulaşabilmiştir.

Türkiye dışında bu ekol gümüş eserlerin muhafaza edildiği yerlere Sina Yarımadası, Azize Aikaterina Manastırı, Patmos Adası ve Aynaroz Dağı’ndaki hazineler örnektir. Ayrıca 1923’te Lausanne’da imzalanan Nüfus Mübadelesi Anlaşması sonrasında bir grup eserde Yunanistan’a taşınmış ve çoğu Atina’da ki Bizans ve Benaki müzeleri arasında dağılmıştır. 

Fevkalade kondisyonda olan bu eşsiz eser, müzelerde ve özel koleksiyonlarda nadir bulunan diğer örnekleri ile karşılaştırıldığında yüksek sanat kalitesi, üst düzey işçiliği ve öne çıkan görülmemiş tasarım zenginliği ile önemli bir gümüş ustasının elinden çıkmış olduğunu ve üst düzey birine özel olarak tasarlanılarak imal edildiğini göstermektedir. 1890’lardan yakın tarihe kadar Amerika’daki  Schuetz Ailesi Koleksiyonu’nda bulunan ve 1940’larda Chicago Üniversitesi’ne bağlı “The Oriental Institute Museum”da sergilenen bu müstesna eser, sanatsal ve zanaatsal özellikleri ile müzelik eser statüsünde ele geçmez nadirlikte gerçek bir koleksiyon parçasıdır.

Çap: 11 cm.

Yükseklik: 4.5 cm.

Ağırlık: 115 gr.

 

Provenans           : Schuetz Ailesi Koleksiyonu / 1890-2016 (USA)

Sergi                  : The Oriental Institute Museum Chicago / 1940

Benzer örnekler   : Sadberk  Hanım Müzesi-İstanbul  / Envanter No: 15698-M.1252.

                            The Walters Art Museum-Baltimore / Envanter No: 57.1083

                            The British Museum-London / Envanter: 1230.640